Delirmek... Ne hazin bir son. İnsanın kaderinin, üstesinden gelebileceklerinin çok üzerinde olması.... Bu da kaderin bir parçası mı? Yani, delirmeyi mi yazar tanrı bir yerlere, böyle bir kader olabilir mi? Bazen, kaderin avuntudan öte bir kavram olmadığını düşündüğüm de olmuyor değil. Bu kısa ömür senin kaderin ya da bu kısa mutluluk benim kaderim değilse? Bu güzelliklerin kısa olmasının yalnız ve yalnız sebebi bensem? Bu gerçekten çok ağır. Sorumluluğu tanrıya ve kadere bırakmaksa yükü anlamlı miktarda azaltıyor.
2 hafta öncesinin pazarında, anneannemler Samsun'a geldi. Ziyaretlerinin 1 haftalık olması planlanmıştı ama 1 haftanın sonunda gitmediler... Pazar günü hava kapalıydı ve biraz da yağmurlu. Annem anneannem ve dedemle birlikte yanına gelmeyi önerdi ama bunu istemedim. Çünkü bu kalabalık ortamlarda yanında olmak ama seninle olamamak beni ayrı, sana duyduğum özlem ve bağlılığın anlaşılmayışı ve hatta hafife alınışı ayrı üzüyor. Bu geçtiğimiz 2 haftanın ziyaretsiz geçişi demek oldu, umarım bir üçüncüsü olmaz. Bu pazar güneşli ama eğer anneannemleri bırakma görevi babama verilirse, yine gelmemizin bir yolu olmayacak. Dayımdan pazartesi günü, işleri el verirse beni senin yanına getirmesini rica ettim ama işte çarşambayı bitirdik ve gidebilmiş değiliz. Sanırım önümüzdeki günlerde de dayım işi icabı şehir dışına çıkacak. Yine bana esmer günler düştü, eyvah...
İşin aslı seni çok özlüyorum ve bu özleme ya da yaşadıklarım/a hiç iyi gelecek seçimler yapmıyorum. Geçtiğimiz cumartesi The Lovely Bones isimli bir film izledim, tebligat için ortak tweetler attığımız bir hekimin twitter profilinde fragmanına denk gelmiştim. Filmin Türkçe adı Cennetimden Bakarken. 14 yaşında tecavüze uğrayarak öldürülen bir çocuğun, bir süre sevdiklerini terk edemeyip ruhunun onlara eşlik edişini, kendisinin bir başka boyutta dünyadan gidememiş ve dünyada kalamamışlığını konu alıyor. Bir kitaptan uyarlanmış. Tecavüz ve ölüm boyutları asıl trajedi idi ancak devamındaki sahneler de seni, emin olamadığım yokluğunu, bazen iyiden iyiye hissettiğim varlığını düşününce beni çok etkiledi. Filmin sonunda ana karakter Susie Salmon'ın ruhlarının sevdiklerini terk edişi üzerine ettiği sözler ve hepimize uzun ve mutlu bir hayat dilemesiyse çok dokunaklıydı. Bulabilirsem aşağıya videosunu bırakacağım.
Birkaç saat önce ise Poyraz Karayel'in veda bölümünü izledim. Aslında anneannemlerin yanında, dayımın evinde izlemekteydik, tüm düşmanlar ölüp neşeli bir vosvos otobüse bindiklerinde mutlu son olduğunu görüp eve gelmek üzere oradan ayrıldık. Eve geldiğimde internette geziniyordum ki ne göreyim, düşman her nasılsa patlayan arabanın içinden sağ çıkmış ve Ayşegül'ü öldürmeye gelmiş. Şaşırdım, az sonra televizyon başına yeniden geçtim, Poyraz delirmiş. Bir ölümün ardında kalanlar ve ölümün ardında kalanların ağırlığı beni yeterince üzmüşken, hala anlayamadığım bir sebeple Google'a şöyle yazdım: "Ayşegülün ölme sahnesi" Gerçekten mi? Boş bulunmuşluk mu desem, aptallık mı? Yönetmen de sağ olsun, ne kadar acıtabilirse o kadar acıtmış, ölüm sahnesini Ayşegül'ün gözünden çekmiş. Beni bir Fıstık'ım da beni böyle mi gördü, Fıstık'ım da bunları mı yaşadı hüznü sardı, ağlamaya başladım...
Bugün zaten psikolojik açıdan da yeterince yorulmuştum. Bahçede baktığım kedilerden dişi olanı, Tahin, dün gece sol ön patisinin üzerine basmaktan imtina ediyordu. Bugün gündüz gözüyle bakar bir şey mi batmış anlamaya çalışırım diye düşünmüştüm. Bugün yine aynı şekilde yürümekteydi ve her zamankinden yakın (sırnaşıklıktan uzak) sanki yardım dileyen bir haldeydi. Kucağıma alıp bir yere oturdum, patisini dokunarak incelerken acısını belli eden sesler çıkardı. Patisi zaten sağ ön patisine göre de şişmiş gibiydi. Kırık olmasından korkup veteriner cerrahi merkezine götürdüm. Doktor şişliği hemen fark etti, elle muayenede zavallı bebeğin yine canı yandı ve doktor o bölgedeki kırıkların röntgensiz pek anlaşılamadığını film çekeceğini söyledi, çekti. Çok şükür kırık yoktu, doktor patisine ya bir şeyin düştüğünü, ya kendisinin filan incittiğini söyledi, ateşi de bu probleminden kaynaklı normalden yüksek çıktı. Doktor antibiyotik reçete etti, günde 2 kere, 6 gün kullanıp gözleyeceğiz. Bir saat önce ilkini verdim, biraz tatsız bir deneyim oldu. Bir seferde yuttu ama hemen ardından yanımdan uzaklaşmak istedi. Biraz başını okşayıp biraz da büyük aşkı Eren'e okşattıktan sonra (saat geç olduğundan aşağı inerken bana eşlik etmişti) -ilacı içmesinin takdir edilecek bir davranış olduğunu anlasın istemiştim- bıraktım. Kobe, tüm ilginin Tahin'e yönelmesini biraz yadırgıyor gibi ama yapacak bir şey yok... Umarım gelecek günlerde tedaviye devam etmemize engel bir soğukluk da girmez Tahin'le. Veterinere gitmek, gelmek, yabancı ortama girmekteki tedirginlikleriniz, geliş gidişteki huzursuzluklarınız... hepsi beni psikolojik açıdan çok ama çok yoruyor, sende de öyle olurdu.
Senin taşıma kafesini yine kullanamadım ne yazık ki. Aslında düşündüm, hatta niyetlendim. Bu belki de kırık, Fıstık'ım bunu makul bulabilir, bana alınmaz dedim... Ama almak için yatak odasına gittiğimde gözümün önüne sen geldin, kafesin alt tarafında kalmış birkaç tüy topağını da görünce yapamadım.
İşte böyle benim güzel meleğim. Her duama seni iliştiriyorum hala, senin için en güzel yerleri diliyorum ve seninle bir gün yeniden kavuşmayı. Bugün anneanneme bol bol seni ve avcılıklarını anlattım. Havalar ısındı ya, sinekler çıktı ortaya, seni her zamankinden çok anıyorum. Keşke burada olsaydın. Seni çok, çok seviyorum benim canım prensesim. Sana yaşattığım ve yaşatamadığım her şey için özür dilerim gözümün nuru, biriciğim. Umarım çok mutlusundur...
-
2 hafta öncesinin pazarında, anneannemler Samsun'a geldi. Ziyaretlerinin 1 haftalık olması planlanmıştı ama 1 haftanın sonunda gitmediler... Pazar günü hava kapalıydı ve biraz da yağmurlu. Annem anneannem ve dedemle birlikte yanına gelmeyi önerdi ama bunu istemedim. Çünkü bu kalabalık ortamlarda yanında olmak ama seninle olamamak beni ayrı, sana duyduğum özlem ve bağlılığın anlaşılmayışı ve hatta hafife alınışı ayrı üzüyor. Bu geçtiğimiz 2 haftanın ziyaretsiz geçişi demek oldu, umarım bir üçüncüsü olmaz. Bu pazar güneşli ama eğer anneannemleri bırakma görevi babama verilirse, yine gelmemizin bir yolu olmayacak. Dayımdan pazartesi günü, işleri el verirse beni senin yanına getirmesini rica ettim ama işte çarşambayı bitirdik ve gidebilmiş değiliz. Sanırım önümüzdeki günlerde de dayım işi icabı şehir dışına çıkacak. Yine bana esmer günler düştü, eyvah...
İşin aslı seni çok özlüyorum ve bu özleme ya da yaşadıklarım/a hiç iyi gelecek seçimler yapmıyorum. Geçtiğimiz cumartesi The Lovely Bones isimli bir film izledim, tebligat için ortak tweetler attığımız bir hekimin twitter profilinde fragmanına denk gelmiştim. Filmin Türkçe adı Cennetimden Bakarken. 14 yaşında tecavüze uğrayarak öldürülen bir çocuğun, bir süre sevdiklerini terk edemeyip ruhunun onlara eşlik edişini, kendisinin bir başka boyutta dünyadan gidememiş ve dünyada kalamamışlığını konu alıyor. Bir kitaptan uyarlanmış. Tecavüz ve ölüm boyutları asıl trajedi idi ancak devamındaki sahneler de seni, emin olamadığım yokluğunu, bazen iyiden iyiye hissettiğim varlığını düşününce beni çok etkiledi. Filmin sonunda ana karakter Susie Salmon'ın ruhlarının sevdiklerini terk edişi üzerine ettiği sözler ve hepimize uzun ve mutlu bir hayat dilemesiyse çok dokunaklıydı. Bulabilirsem aşağıya videosunu bırakacağım.
Birkaç saat önce ise Poyraz Karayel'in veda bölümünü izledim. Aslında anneannemlerin yanında, dayımın evinde izlemekteydik, tüm düşmanlar ölüp neşeli bir vosvos otobüse bindiklerinde mutlu son olduğunu görüp eve gelmek üzere oradan ayrıldık. Eve geldiğimde internette geziniyordum ki ne göreyim, düşman her nasılsa patlayan arabanın içinden sağ çıkmış ve Ayşegül'ü öldürmeye gelmiş. Şaşırdım, az sonra televizyon başına yeniden geçtim, Poyraz delirmiş. Bir ölümün ardında kalanlar ve ölümün ardında kalanların ağırlığı beni yeterince üzmüşken, hala anlayamadığım bir sebeple Google'a şöyle yazdım: "Ayşegülün ölme sahnesi" Gerçekten mi? Boş bulunmuşluk mu desem, aptallık mı? Yönetmen de sağ olsun, ne kadar acıtabilirse o kadar acıtmış, ölüm sahnesini Ayşegül'ün gözünden çekmiş. Beni bir Fıstık'ım da beni böyle mi gördü, Fıstık'ım da bunları mı yaşadı hüznü sardı, ağlamaya başladım...
Bugün zaten psikolojik açıdan da yeterince yorulmuştum. Bahçede baktığım kedilerden dişi olanı, Tahin, dün gece sol ön patisinin üzerine basmaktan imtina ediyordu. Bugün gündüz gözüyle bakar bir şey mi batmış anlamaya çalışırım diye düşünmüştüm. Bugün yine aynı şekilde yürümekteydi ve her zamankinden yakın (sırnaşıklıktan uzak) sanki yardım dileyen bir haldeydi. Kucağıma alıp bir yere oturdum, patisini dokunarak incelerken acısını belli eden sesler çıkardı. Patisi zaten sağ ön patisine göre de şişmiş gibiydi. Kırık olmasından korkup veteriner cerrahi merkezine götürdüm. Doktor şişliği hemen fark etti, elle muayenede zavallı bebeğin yine canı yandı ve doktor o bölgedeki kırıkların röntgensiz pek anlaşılamadığını film çekeceğini söyledi, çekti. Çok şükür kırık yoktu, doktor patisine ya bir şeyin düştüğünü, ya kendisinin filan incittiğini söyledi, ateşi de bu probleminden kaynaklı normalden yüksek çıktı. Doktor antibiyotik reçete etti, günde 2 kere, 6 gün kullanıp gözleyeceğiz. Bir saat önce ilkini verdim, biraz tatsız bir deneyim oldu. Bir seferde yuttu ama hemen ardından yanımdan uzaklaşmak istedi. Biraz başını okşayıp biraz da büyük aşkı Eren'e okşattıktan sonra (saat geç olduğundan aşağı inerken bana eşlik etmişti) -ilacı içmesinin takdir edilecek bir davranış olduğunu anlasın istemiştim- bıraktım. Kobe, tüm ilginin Tahin'e yönelmesini biraz yadırgıyor gibi ama yapacak bir şey yok... Umarım gelecek günlerde tedaviye devam etmemize engel bir soğukluk da girmez Tahin'le. Veterinere gitmek, gelmek, yabancı ortama girmekteki tedirginlikleriniz, geliş gidişteki huzursuzluklarınız... hepsi beni psikolojik açıdan çok ama çok yoruyor, sende de öyle olurdu.
Senin taşıma kafesini yine kullanamadım ne yazık ki. Aslında düşündüm, hatta niyetlendim. Bu belki de kırık, Fıstık'ım bunu makul bulabilir, bana alınmaz dedim... Ama almak için yatak odasına gittiğimde gözümün önüne sen geldin, kafesin alt tarafında kalmış birkaç tüy topağını da görünce yapamadım.
İşte böyle benim güzel meleğim. Her duama seni iliştiriyorum hala, senin için en güzel yerleri diliyorum ve seninle bir gün yeniden kavuşmayı. Bugün anneanneme bol bol seni ve avcılıklarını anlattım. Havalar ısındı ya, sinekler çıktı ortaya, seni her zamankinden çok anıyorum. Keşke burada olsaydın. Seni çok, çok seviyorum benim canım prensesim. Sana yaşattığım ve yaşatamadığım her şey için özür dilerim gözümün nuru, biriciğim. Umarım çok mutlusundur...
-
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder