Meleğim, merhaba. Keşke beni bu blogda karşılayabilsen, şakaklarını, yanaklarını sürsen merhabama karşılık, kuyruğunu dirençle kaldırıp, sırtın boyunca okşayarak indirmemi beklesen. Ah bebeğim, hiç değilse burada...
Birkaç gündür sürekli yazmak istiyordum ancak bir türlü yaşadıklarımı yazıya dökecek fırsatı bulamamıştım. Kendimi seninle zaten sürekli irtibat halinde hissediyorum. Pazar günü gidişinin üzerinden tam 30 gün geçmişti, yanına gelebilmek bana bir nebze daha iyi hissettirdi. Her geldiğimde toprağını okşadığımdan mı, yoksa toprak altında da gerçekleşen (ah) olaylarla mı bilmiyorum, toprağın giderek düzleşiyor. Hava sıcaktı, kurumuştu toprağın, göz yaşlarımla ıslattım, umarım ferahlamışsındır. Öpücüğümü bıraktım, o da toprakları aşıp değmiştir yanaklarına umarım. Ah benim bal kızım, böyle mi hasret giderecek, böyle mi birbirimize tutunacaktık?
Henüz hiçbir eşyana dokunamadım ama bana vedalaşması en zor şey, kumun gibi geliyor. Yeni geldiğin zamanlarda, ilk kez bir kediyle olmam ve o kadar küçük halinle o titizliğini, patilerinin ve bedeninin minikliğine rağmen gösterdiğin o çabayı görmek bi an tam kalbime dokunmuştu. Yaratıcının varlığını sende hissetmiş ve gözlerimin önündeki bu mucize karşısında büyülenmiştim. Teşekkür etmiş ve Allahtan sana uzun bir ömür dilemiştim, yemin ederim. Sanırım bu yüzden, şu an da patilerinle kutsadığın o kumla vedalaşmak benim için çok güç. Onu kapalı bir fanusta muhafaza etme kararı aldım. Bu yüzden geçtiğimiz aşı günümde tek başıma ve geçtiğimiz salı günü annemle bazı yerlere baktık. İçimize sinecek bir fanusa ne yazık ki henüz rastlayamadık.
Dün 4. doz aşımı vurulmak üzere yeniden hastaneye gittim. Bu arada meleğim, alışveriş sitemizin verdiği mamalar bitti ve artık sokaktaki dostlarına senin açılmamış mamalarından vermeye başladım. Ah... Bu verirken içimi burmuş ama şu an yazarkenki kadar çok yakmamıştı. Dün ayın 5'iydi, sen gideli 1 ay olmuş oldu Fıstık koskoca 1 ay. Bir yılın on ikide biri olan bir ay. Bu bir aydan on iki tanesini art arda yaşarsam bir yıl eder Fıstık ve ben bir tanesini tükettim, sensiz. Sensiz! Acım o kadar taze ve kalbimdeki yangın öyle harlı ki, takvimlerden ve insanlardan uzakta yaşasam, yemin ederim ölümünün yalnız birkaç gün önce olduğunu düşünürüm. (ah) İçim dün nasıl yandı, saat 7'den 8'i yine nasıl zor buldu, anlatamam.
Eve annemle birlikte döndüm. Tramvaydan indikten sonra kırtasiyenin karşısındaki bahçedeki yavru sarman kediye senin mamandan ikram ettim. Babam bizi marketlerin yanından aldı ve birlikte yukarı çıktık. Her şey iyiydi. Ağlamıyordum. Zaten kimseyi kızdırmamak için, acımı ulu orta yaşamamaya artık gayret ediyorum. Yemek saatinde bir sohbet ederken, babamın patronunun kırdığı onca cevize karşılık yaver giden şansından söz açılmıştı, esprili bir ortam vardı, ben de sadece bir cümleyle, üstelik sesimin de titremediği bir cümleyle, "Ben de burada Fıstığımın başına bunlar neden geldi diye düşüneyim" minvalinde bir cümle kurdum. Annem gülüp geçti, babam konuyla alakasını anlamak üzere cümleye odaklandı. Ben de olan biteni benim ya da kızımın hak etmesi için aradığım sebeplerden bahsettim. Başta şefkatli gibiydiler, doğumu sırasında annesi ölen çocuklardan, 1 yaşında bir kazayla yetim ve öksüz kalan çocuklardan, yakınların ölümünün hak edilen bir şey olmadığından bahsettiler. Konu onun için yapılabileceklerin yapılmış olmasına geldi ve babam giderek gerildi, en sonunda beni bu 1 ay içinde en yaralayan cümleyi kurdu: “Belki de öldürerek Allah o kediyi senden kurtardı”
Belki de ertesi gün ruhu, ayakları yere basan bir başka kedide hayat buldu diye devam ediyordu cümle. Biri o an kafama, kalbime bir balta indirse, ancak o kadar şok olur ve ancak o kadar acı duyardım. Kedinin evde bir nevi hapis olduğunun bahsi daha önce de çok kere açılmıştı ancak bu cümle, tüm yaşanmışlıkların ve tüm anıların üzerine tüküren, bir canı yakabileceği kadar yakan bir cümleydi. Üstelik ağızdan kaçmış bir cümle de değildi, akabinde 2 kere daha, aynı cümleyi aynı kelimelerle kurdu.
Bu hissettiğim suçluluğa bambaşka bir boyut ekledi. Kızımın o mülayim ruhunu hapsetmiş, daraltmış, bunaltmış ve incitmiş miydim? O naif bedenini Allah benim yüzümden mi incitmiş, o küçücük bedene benim yaptıklarım yüzümden mi kıymıştı? Bebeğimin eve geldiği günkü fotoğraflarına baktıkça kahroldum. O minik o masum gözlere, ah bebeğim her şey benim yüzümden mi oldu?
Annemle babam komşularımıza gittikten sonra bu düşüncelerle seni kaybettiğimden beri belki de ilk kez bu kadar dolu ve bu kadar çok ağladım. Yemin ederim o güzel ruhunu daraltmayı hiç istememiştim, sana bir tasma almıştım biliyorsun gezmemiz için, kullanamadan gittin. Ama yine de çok özür dilerim. Seni ne fiziksel olarak ne de ruhen, incitmeyi hiç istemedim canım kızım. Benim biricik bebeğim, benim meleğim, benim güzel gözlüm, eğer öyleyse beni affet. Ah kalbimdeki yangının tarifi yok, benim güzel çiçeğim. Prensesim benim. Ah...
Birkaç gündür sürekli yazmak istiyordum ancak bir türlü yaşadıklarımı yazıya dökecek fırsatı bulamamıştım. Kendimi seninle zaten sürekli irtibat halinde hissediyorum. Pazar günü gidişinin üzerinden tam 30 gün geçmişti, yanına gelebilmek bana bir nebze daha iyi hissettirdi. Her geldiğimde toprağını okşadığımdan mı, yoksa toprak altında da gerçekleşen (ah) olaylarla mı bilmiyorum, toprağın giderek düzleşiyor. Hava sıcaktı, kurumuştu toprağın, göz yaşlarımla ıslattım, umarım ferahlamışsındır. Öpücüğümü bıraktım, o da toprakları aşıp değmiştir yanaklarına umarım. Ah benim bal kızım, böyle mi hasret giderecek, böyle mi birbirimize tutunacaktık?
Henüz hiçbir eşyana dokunamadım ama bana vedalaşması en zor şey, kumun gibi geliyor. Yeni geldiğin zamanlarda, ilk kez bir kediyle olmam ve o kadar küçük halinle o titizliğini, patilerinin ve bedeninin minikliğine rağmen gösterdiğin o çabayı görmek bi an tam kalbime dokunmuştu. Yaratıcının varlığını sende hissetmiş ve gözlerimin önündeki bu mucize karşısında büyülenmiştim. Teşekkür etmiş ve Allahtan sana uzun bir ömür dilemiştim, yemin ederim. Sanırım bu yüzden, şu an da patilerinle kutsadığın o kumla vedalaşmak benim için çok güç. Onu kapalı bir fanusta muhafaza etme kararı aldım. Bu yüzden geçtiğimiz aşı günümde tek başıma ve geçtiğimiz salı günü annemle bazı yerlere baktık. İçimize sinecek bir fanusa ne yazık ki henüz rastlayamadık.
Dün 4. doz aşımı vurulmak üzere yeniden hastaneye gittim. Bu arada meleğim, alışveriş sitemizin verdiği mamalar bitti ve artık sokaktaki dostlarına senin açılmamış mamalarından vermeye başladım. Ah... Bu verirken içimi burmuş ama şu an yazarkenki kadar çok yakmamıştı. Dün ayın 5'iydi, sen gideli 1 ay olmuş oldu Fıstık koskoca 1 ay. Bir yılın on ikide biri olan bir ay. Bu bir aydan on iki tanesini art arda yaşarsam bir yıl eder Fıstık ve ben bir tanesini tükettim, sensiz. Sensiz! Acım o kadar taze ve kalbimdeki yangın öyle harlı ki, takvimlerden ve insanlardan uzakta yaşasam, yemin ederim ölümünün yalnız birkaç gün önce olduğunu düşünürüm. (ah) İçim dün nasıl yandı, saat 7'den 8'i yine nasıl zor buldu, anlatamam.
Eve annemle birlikte döndüm. Tramvaydan indikten sonra kırtasiyenin karşısındaki bahçedeki yavru sarman kediye senin mamandan ikram ettim. Babam bizi marketlerin yanından aldı ve birlikte yukarı çıktık. Her şey iyiydi. Ağlamıyordum. Zaten kimseyi kızdırmamak için, acımı ulu orta yaşamamaya artık gayret ediyorum. Yemek saatinde bir sohbet ederken, babamın patronunun kırdığı onca cevize karşılık yaver giden şansından söz açılmıştı, esprili bir ortam vardı, ben de sadece bir cümleyle, üstelik sesimin de titremediği bir cümleyle, "Ben de burada Fıstığımın başına bunlar neden geldi diye düşüneyim" minvalinde bir cümle kurdum. Annem gülüp geçti, babam konuyla alakasını anlamak üzere cümleye odaklandı. Ben de olan biteni benim ya da kızımın hak etmesi için aradığım sebeplerden bahsettim. Başta şefkatli gibiydiler, doğumu sırasında annesi ölen çocuklardan, 1 yaşında bir kazayla yetim ve öksüz kalan çocuklardan, yakınların ölümünün hak edilen bir şey olmadığından bahsettiler. Konu onun için yapılabileceklerin yapılmış olmasına geldi ve babam giderek gerildi, en sonunda beni bu 1 ay içinde en yaralayan cümleyi kurdu: “Belki de öldürerek Allah o kediyi senden kurtardı”
Belki de ertesi gün ruhu, ayakları yere basan bir başka kedide hayat buldu diye devam ediyordu cümle. Biri o an kafama, kalbime bir balta indirse, ancak o kadar şok olur ve ancak o kadar acı duyardım. Kedinin evde bir nevi hapis olduğunun bahsi daha önce de çok kere açılmıştı ancak bu cümle, tüm yaşanmışlıkların ve tüm anıların üzerine tüküren, bir canı yakabileceği kadar yakan bir cümleydi. Üstelik ağızdan kaçmış bir cümle de değildi, akabinde 2 kere daha, aynı cümleyi aynı kelimelerle kurdu.
Bu hissettiğim suçluluğa bambaşka bir boyut ekledi. Kızımın o mülayim ruhunu hapsetmiş, daraltmış, bunaltmış ve incitmiş miydim? O naif bedenini Allah benim yüzümden mi incitmiş, o küçücük bedene benim yaptıklarım yüzümden mi kıymıştı? Bebeğimin eve geldiği günkü fotoğraflarına baktıkça kahroldum. O minik o masum gözlere, ah bebeğim her şey benim yüzümden mi oldu?
Annemle babam komşularımıza gittikten sonra bu düşüncelerle seni kaybettiğimden beri belki de ilk kez bu kadar dolu ve bu kadar çok ağladım. Yemin ederim o güzel ruhunu daraltmayı hiç istememiştim, sana bir tasma almıştım biliyorsun gezmemiz için, kullanamadan gittin. Ama yine de çok özür dilerim. Seni ne fiziksel olarak ne de ruhen, incitmeyi hiç istemedim canım kızım. Benim biricik bebeğim, benim meleğim, benim güzel gözlüm, eğer öyleyse beni affet. Ah kalbimdeki yangının tarifi yok, benim güzel çiçeğim. Prensesim benim. Ah...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder